Home
“Bay Psikanaliz” Heinz Kohut : Allen Siegel`la Söyleşi ; Yavuz Erten

“Bay Psikanaliz” Heinz Kohut : Allen Siegel`la Söyleşi ; Yavuz Erten

“Bay Psikanaliz” Heinz Kohut.

Allen Siegel’la Söyleşi.

                                                                                                                        Yavuz Erten

 

 

Kendilik Psikolojisi uygulayıcı ve kuramcılarından Dr. Allen Siegel Chicago’da yaşayan ve çalışan bir psikanalist ve psikiyatristtir. Chicago Psikanaliz Enstitüsü ve IPA üyesidir. 1998 yılından itibaren defalarca Istanbul’u ziyaret ederek konferanslar veren, seminerler düzenleyen, vak’a çalışmaları yapan Dr. Siegel, ülkemize çok sayıda psikanalistin eğitimci olarak gelmesini de sağlamıştır. Allen Siegel Anadolu Psikanalitik Psikoterapiler Grubu’nun kurucularındandır. Kendilik Psikolojisi’nin kurucusu Dr. Heinz Kohut’la atmışlı yıllarda birkaç sene süren bir psikanalitik deneyim yaşama şansına sahip olmuştur.

 

Son ziyaretinde Dr. Siegel’la ‘Bir Psikanalist Olarak Heinz Kohut Kimdi ?’ sorusunun yanıtlarını bir söyleşi çerçevesinde tartışma olanağını buldum. Aşağıda bu söyleşiyi bulacaksınız.

 

 

 

yavuz erten- Bu söyleşiyi yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Heinz Kohut psikanaliz içinde gerçekleştirdiği kuramsal devrimle tanınan bir psikanalist. Genellikle Kohut’un, ‘Kuram’da olanına benzer bir etkiyi psikanalizin ‘Kurum’unda da yarattığı düşünülür. Yani enstitülerin yapısı, adayların eğitimi, vs. Galiba daha çok Avrupalılar böyle düşünüyorlar. Belki Jacques Lacan’ın Kohut’a düşmüş gölgesi bu. Lacan’ın Kurum’la ilgili düşüncelerine benzer olgular bir bakıma Kohut’a yansıtılıyor gibi. Kohut’un Kurum üzerinde gerçekten Lacan’ınki gibi yenilikçi (belki sapan) düşünceleri ve etkileri oldu mu ? Kohut’un yazdıkları, söyledikleri ve uyguladıklarından sonra, enstitüler, ya da adaylar, Kosher Psikanalitik eğitimden uzaklaştılar mı ?

 

allen siegel- Öncelikle bana böyle bir fırsatı verdiğiniz için size ve Psikanaliz Yazıları’na teşekkür ederim.

 

Ben söyleyeceklerime, sorunuza peşinen ‘hayır’ diyerek başlayayım. Avrupa’da, ya da Türkiye’de böyle bir görüş veya inanç varsa, bu çok büyük bir yanılgı. Heinz Kohut sonuna kadar, sizin deyiminizle Kosher bir eğitime inanıyordu. Chicago Enstitüsü Berlin Enstitüsü model alınarak tasarlanmıştır ve eğitim standartları dünyadaki pekçok enstitüye göre çok yüksek ve ağırdır. Heinz Kohut bu eğitim standartlarının ödünsüz takipçisi ve uygulayıcısıydı.

 

Heinz Kohut iyi bir Freud okuyucusu, araştırmacısı ve öğreticisiydi. 1950 ve 1960’lı yıllarda Chicago Enstitüsü’nde Freud derslerini o verirdi. Bu dersler çok saygı görürdü. Sadece öğrenciler değil, eğitimini bitirmiş olanlar bile o derslere katılırlardı. Derslerdeki dili çok netti. Freud’u derinlemesine anlamıştı ve onun bakışını çok ustaca yansıtıyordu.

 

Kohut, enstitünün müfredatını düzenleyen üç kişilik komitenin bir üyesiydi. Diğer üyeler Fleming ve Shapiro’ydu. Kohut’un bakışı ve kararları enstitünün eğitim politikalarını doğrudan etkiliyordu. Kohut diğer iki kişiyle birlikte eğitim içeriğinin yoğunluğunun Freud üzerine olması gerektiğine inanıyordu. Eğitimde ana parça her zaman Freud’du.

 

Denebilir ki, ‘bunlar atmışlardaydı…Kohut 1970’lerin başından itibaren değişti…’. Doğrudur. 1970’lerle birlikte Kohut Kendilik Psikolojisi’ni geliştirdi. Kuramla ilgili görüşlerinin değişmiş olması, onun enstitünün yapısı, eğitimin şekli, vs. ile ilgili görüşlerini değiştirmedi. Enstitünün eğitimini tamamlamak için gerekli olan şartların değişmeden kalması gerektiğine inanıyordu. Daha doğrusu, bunlar Kohut için tartışma konusu veya nasıl diyeyim, bir sorun olmamıştı. Siz sorduğunuz için bu konuda yanıtlar üretiyorum. Kohut için böyle bir soru veya sorun yoktu.

 

Chicago Enstitüsü’nde uygulama şöyledir: Psikanalist olmayı düşünen birisi enstitüye başvurur. Ancak ciddi ve uzun görüşmelerden sonra aday olarak kabul edilir. Aday olarak kabul edilen kişi eğitim analizine başlamak zorundadır. Bu analiz yıllarca sürer. Analist ve analizan, uygun zaman olduğuna karar verdikleri zaman, kuramsal dersler alınmaya başlar. Sonraki adım, adayın enstitüye ikinci kez başvurmasıdır. Bu başvuruyu “Olgunluk (matriculation) Komitesi” değerlendirir. Bu komite adayla görüşmeler yapar. Değerlendirmelerindeki ana nokta, adayın hasta görecek duygusal sağlık düzeyinde olup olmadığıdır. Eğer uygun görürlerse, aday eğitim vak’alarına başlar. Eğitimi tamamlamak için dört hastanın analizini sürdürmek şarttır. Herbir hasta en az ikiyüz saat süpervizyona getirilmelidir. Bir hastanın analizini tamamlamak gereklidir. Ayrıca adaylar bir sınava girerler. Bu sınavda beş yıllık derslerin, seminerlerin konularından sorumludurlar. Ve son olarak ta, adayların bir makale yazmaları gereklidir. Bu makale komiteye sunulur. Mezuniyet için bu makalenin nihai bir onay alması gereklidir. Görüyorsunuz, çok ağır, standartları çok yüksek bir eğitim bu. En az on sene sürer. Pekçok kişi sürecin bir yerlerinde takılırlar, bırakırlar.Ve Heinz Kohut bu eğitim formatını geliştiren isimlerden biridir.

 

Çok yakınlarda Philip Seitz’ın bir kitabı yayınlandı. Adı “Kohut’un Freudcu Vizyonu” (Kohut’s Freudian Vision). Seitz, Kohut’un derslerinde yardımcı öğretmendi. Onun ders notlarını tutuyor, gözden geçiriyor ve saklıyordu. Kohut’un düşünce tarzını yakından tanıyordu. Bu kitapta Kohut’un derslerinin metinleri var. Kohut’un Freud’a, geleneğe, Kuruma nasıl baktığı bu kitapta açıkça görülüyor. Kohut’un ne olduğunu ve ne olmadığını anlamak isteyen herkese bu kaynağı öneriririm.

 

yavuz erten- 1971’de ‘Kendiliğin Çözümlenmesi’ni yayınladıktan sonra epey bir şeyler değişti. Onun Kuruma bakışında değişmediyse bile, Kurumun ona bakışında değişti, değil mi ? Eğitim Komitesinden, yani bu üç kişilik komiteden çıkarıldı. Toplantılara daha az çağırılır oldu. Selamı bile kesenler oldu. Çevresinde gençlerden oluşan dar bir grup kalmıştı. Tüm bunlar gerçek değil mi ?

 

allen siegel- Evet, gerçek. Özellikle eğitim komitesinden çıkarılması onu inanılmaz ölçüde kırdı. Çok ağır ve gereksiz bir karardı. Bakın, size şunu söyleyeyim. Biraz önce sorunuzda Kosher’den söz ettiniz. Musevi olmayanlar bu Kosher meselesini sarsılmaz bir standart sanıyorlar. Ancak tüm Museviler bilirler ki –ben de bir Museviyim- birçok Kosher vardır. Bir Kosher diğerine hiç benzemeyebilir. Öyle bir Kosher vardır ki, ne yiyeceğinizi şaşırırsınız; öyle başka bir de Kosher vardır ki, yenecek şeylere çok daha geniş yaklaşır. ‘Kosher’ vardır; ‘Kosher-Kosher’ vardır; ‘Kosher-Kosher-Kosher’ vardır. Bir insanın Kosher’i, diğerinin Kosher’i olmayabilir. Bu Kosher meselesinde fazla kibirli ve kendinden emin davranmamak gerekir. Kohut’u yargılamaya kalkanlar, Kohut’un psikanalizin temelindeki anlayıştan hiç uzaklaşmadığını gözden kaçırdılar. Kohut bilinçdışına inanıyordu. Bu bilinçdışının analitik ortamda uyarılıp, kendini ifade etmesi gerektiğine inanıyordu. Ve bu kendini ifade etmeye başlayan bilinçdışının analist tarafından derinlemesine çalışılması gerekiyordu. Kohut bilinçdışının içerikleri konusunda klasik kuramdan ayrılıyordu. Cinsellik ve saldırganlığı yok saymıyordu. Ancak narsist güdülenmeyi onlardan daha önemli bir güdülenme ve gelişim olgusu olarak tanımlamıştı. Narsist olgular bilinçdışının patolojiden sorumlu ögeleriydiler. Yani, Kohut’un kafasındaki psikanalitik süreç, bir Freud’cunun, veya bir Nesne İlişkicinin, bir Ego Psikoloğununkinden farklı değildi. Sürecin içindeki yorumlama malzemesinde temel farklar vardı. Ancak bu her ekol için geçerli değil mi ? Bir Nesne İlişkicinin yaptığı yorum, onun bilinçdışının içeriği hakkındaki inançlarını yansıtıp, klasik Freud’cuya göre farklı değil midir ?

 

yavuz erten- Tabi bir de seans içindeki tavır, tarz, tutum, vs. var. Herhalde farkı yaratan tek şey, yorumların içeriği değildi.

 

allen siegel- Kohut uzak ve soğuk muydu ? Hayır. Kesinlikle hayır. Kibar ve arkadaşçaydı. El sıkardı; gülümserdi. Tüm bunlara karşın, hastaya bunun bir analitik çalışma olduğunu, bir mesafe bırakmak gerektiğini çok iyi hissettirirdi. Uygun bir şekilde ‘arkadaşça’ydı. ‘Aşırı arkadaşça’ değildi, yani ‘arkadaş’ değildi. Ona doğrudan bir soru sorulduğu zaman, önce sorunun arkasındaki dinamikle ilgilenirdi. Sonra uygun görürse, ender de olsa, soruyu yanıtlardı. Yanıtlamayabilirdi de. Analizana her zaman çok iyi hissettirirdi ki, mesele sadece görünür içerik değildir, gizil içeriğe bakmak gerekir. Burada şunu söylemek istiyorum, Kohut zaman zaman görünür içerik olarak değerlendirilebilecek şeyin de son derece önemli olduğunu düşünürdü. ‘Herşey sadece ve sadece gizli içeriktir; hiçbir şey asla göründüğü gibi değildir’ gibi bir bakışın yarardan çok zarar getireceğini düşünürdü. Onun için analitik ustalık bunun böyle olduğu durumlar ile olmadığı durumları ayırabilme becerisiydi. Biliyorsunuz, düşlere bakışında da bu vardı. Ona göre, bazı düşler sadece kendiliğin o zaman-mekandaki halini yansıtan düşerdir (Self-state dreams). Bazı düşler ise gizli içeriklere sahiplerdir. Açılmaları, deşifre edilmeleri gerekir. Bu iki düşü birbirinden ayırabilecek olan ise analitik ustalıktır. Düşlere, sorulara, anlatılan olaylara sadece gizli içerik arayarak; ya da diğer kutupta, sadece açık içeriği yeterli bularak yaklaşmak, ya gelişmemiş fanatikliğin, ya da acemiliğin ürünüdür. ‘Bir puro bazen sadece bir purodur’. Bazen de asla değildir.

 

Hastanın sorduğu bir soruyu yanıtlamadığı zamanlarda ise, sessizce, hiçbir şey söylemeden oturmazdı. Niye yanıtlamadığını kısaca açıklardı. O, soruları yanıtlamamanın arkasından sessiz bir şekilde oturmanın –daha doğrusu bunu herzaman standart bir teknik olarak yapmanın- yanlış olduğunu düşünürdü. Bunun kaba olduğuna inanırdı. Ona göre analitik ortam, bir insanın psişesinin beklentilediği ortalama insani eşduyumsal çevre olmalıydı. O incelikli Viyana terbiyesini yansıtan bir beyefendiydi. Seansta bu kimliği ve kişiliği ile varolurdu.

 

yavuz erten- Dr. Siegel sizin onun analizanı oldunuz. Eğitim analiziniz boyunca onun seans içi etkinliğini birebir deneyimlediniz.

 

allen siegel- Bir noktayı düzelteyim.Ben onun tedavisindeydim ama eğitim analizinde değildim. Benim ona başvurmam ve onunla çalışmam tamamen geçirdiğim depresyona bağlı olarak gelişti. Ben onunla olan çalışmamı bitirip, o yıllarda ABD’de zorunlu olan askerlik hizmetine gittim. Döndükten sonra ki, iki yıl geçmişti aradan, psikanalist olmaya karar verdim. Başka bir analistle eğitim analizine başladım. Eğitim analizimi dokuz yılda tamamladım. Daha sonra bir başka analistle bir analize daha girdim. O kişi Kohut’un eğitim analizinden geçmişti.

 

Ağır bir depresyona girmem psikiyatri asistanı olduğum ve ilk hastalarımı aldığım günlere denk geliyor. Henüz analitik bir eğitim almamıştım. Yirmialtı yaşındaydım. Bir hastam seans sırasında bana acımasızca saldırdı.Ona göre ben çok beceriksiz, yeteneksiz, bilgisizdim. Depresyona girmemin son damlası sanırım o andı. Kendimi çok kötü hissettim.

Aslına bakılırsa, söyledikleri bir bakıma doğruydu. Deneyimim yoktu. Duygusal olarak hazır değildim. Süpervizörüm bana yardım edemedi. Aslanlı bir arenaya atılmış gibi hissediyordum.

 

O sıralar –yıl 1967’ydi- muhakkak birisini görmem gerektiğini düşündüm. Kohut’un ismini hiç duymamıştım. Aslında o yıllarda Kohut, Amerikan Psikanaliz Birliği’nin Başkanıydı. Yani adını duymamak pek te kolay olmayan bir adam. Ona o zamanlar ‘Bay Psikanaliz’ derlermiş. Ancak benim psikanalizle bir ilgim yoktu ki. Doğrusunu söylemek gerekirse, psikanalizle böyle tanışmış olmak, yani samimi bir ızdırap noktasında –ve tabi özellikle Kohut’la birlikte- bana her zaman bir şans olarak görünmüştür. O samimi ızdırap noktasında psikanalizle ilgili pek az şey biliyordum. Sonradan psikiyatri ihtisasımdaki hocalarımdan çoğunun Kohut’un eğitiminden geçtiklerini öğrendim. O hocaların hemen hepsi Ego Psikoloğuydu. Kohut’un ünlü makalesi “Narsizmin Şekilleri ve Dönüşümleri”nin (Forms and Transformations of Narcissism) hocalar arasında elden ele dolaştığını sonradan öğrendim. Kohut henüz ‘Kendiliğin Çözümlenmesi’ isimli kitabını yazmamıştı. Sözünü ettiğim makale bu kitaptaki düşüncelerin habercisiydi.

 

Hastaneden birileri bana Kohut’un ismini ve telefonunu verdiler. Randevu için aradığım gün Memorial Day’di. Yani tatildi. Ama o çalışıyordu. Onu aradım ve yanıt verdi. Aynı gün beni öğleden sonra çağırdı. Enstitüdeki ofisine gittim. Ofisinin bekleme odasında beklerken, hiç unutmam, ilk defa gördüğüm bir gazete vardı. O günün tarihini taşıyan ‘Manchester Guardian’. Tuhafıma gitmişti. Sonradan bunun liberal bir İngiliz gazetesi olduğunu öğrendim.

 

Sonra kapı açıldı ve ince bir beyefendi bana doğru geldi. Üzerinde klasik bir takım elbise vardı. Beyaz gömlekli ve gri kravatlıydı. Yüzünde sıcak bir gülümseme ile bakıyordu. El sıkıştık. Şeyi hatırlamıyorum. Önce elimi ben mi, yoksa o mu uzattı ? ‘Ben Dr. Kohut..’ dedi, ‘lütfen bu taraftan buyrun’. Karşılıklı, yüzyüze sandalyelere oturduk ve ‘Bana kendinizi anlatın’ dedi. Çok hafif bir aksanı vardı –bunun Viyana aksanı olduğunu sonradan öğrendim. Saçının aklaşmış olması ve tepedeki kabarıklığı bana büyükbabamı hatırlattı. Bunun o sırada çok farkında değildim ama içimde kuvvetli bir aktarımsal hareket oluştu. Büyükbabam benim için çok önemliydi. Ben babamı, o İkinci Dünya Savaşı’ndan dönünceye kadar görmemiştim. Babam yokken –yani ben kendimi bildiğim andan babam dönünceye kadar- annemle büyükbabamlarda kalmıştık. O sıralar Kohut’un Danimarka asıllı olduğuna dair bir düşlem de yaşıyordum. Bunu da sonradan çözdüm. İkinci Dünya Savaşı sırasında Danimarka Yahudileri Nazilere vermemek için direnmişti. Danimarkalıların hepsi sarı yıldız takıp Nazileri engellemişlerdi. İkinci Dünya Savaşı’nın bu öyküsü Yahudilerin gözünde Danimarkalıları kurtarıcı yapmıştı. Yani Kohut’un benim için çifte kurtarıcı düşlemi oluşmuştu. Büyükbabam gibi ve Danimarkalı.

 

Onunla yaptığımız ilk seansı asla unutamam. Onun kadar deneyim-yakın ve derinlemesine dinleyen bir insan görmedim. O güne kadar hiç bu kadar anlaşıldığımı hissetmemiştim. Şimdi bile hatırlayınca o seansın duyguları içimde canlanıyor. Beni dinlerken gösterdiği ilgi ve anlamaya çalışmasındaki ciddiyet etkileyiciydi. Bana bir soru sordu ve ben ağlamaya başladım. Ne sorduğunu anımsamıyorum. Ben epey ağladıktan sonra ‘bunlar küçük bir çocuğun gözyaşları’ dedi. Ben daha fazla ağlamaya başladım. O sessizce oturup bekledi.

 

Çalışmamız klasik miydi ? Evet, klasikti. Kohut seanslarda az konuşurdu. Sessizliği iyi kullanırdı. Seans içindeki etkileşimin bir diyalog olduğu durumlar sınırlıydı. Onunla çalışırken yaşamımda oluşan başarıları, kazanımları asla kutlamadı. Kendinden hiç bahsetmedi. Onu dışarıda görmedim. Genelde fazla soru sormazdı. Ancak aktarımdaki değişimlerin seanslarda nasıl ve ne zaman oluştuğunu titiz bir şekilde anlamaya çalışırdı. O zamanlar soru sorardı. Hiç unutmadığım müdahelelerinden biri şöyleydi: Ben bir seansta oldukça sessizdim. O bir süre bekledikten sonra, geçen seans veya seanslardaki değişim noktasını araştırmaya başladı. ‘Yaptığım veya söylediğim herhangi bir şey ?’ diye sordu. Belli bir süre bekledikten sonra ekledi: ‘Yapmadığım veya söylemediğim herhangi bir şey ?’. Daha önce söylediğim gibi, birinin kosher’i diğeri için kosher olmayabilir. Kohut tarafsızdı, anonimdi ancak beni kapıda karşılarken gülümserdi. Anlattığım şeyin duygusal vibrasyonunu onun bünyesinde hissederdim. Çok duyarlıydı. Bunu hemen farkedersiniz. Onun analiz odası çok güvenli bir yerdi. O odada bana saygı duyulduğunu hissederdim. Kohut, kimilerinin sandığı gibi, simetrik bir pozisyonda değildi. O odada simetrik değildik, ama eşittik. Kohut, çerçevenin kuruluşu ve korunmasında klasik bir psikanalistti. Kuramında farklıydı. Burada çok önemli bir nokta var. Kuramındaki farklılığın tekniğine yansıdığı yerler, örneğin bir klasik analiste göre daha arkadaşça olması, duyarlılığını fark etmeniz, vs. onun inandığı aktarımların gelişimine izin vermek içindir. Kendilik deneyimlerinin narsist aktarımların içini doldurması, analistin kendini bu şekilde, analizanın aktarımının kullanımına sunması ile mümkün olur. Empatik insani çevrenin bu şekilde sunulması, diğer yaklaşımlarda gelişme güvenliği bulmayan –ve dolayısıyla gelişmeyen- aktarım türlerinin ortaya çıkmasına olanak sağlamaktadır.

 

Çalışmamız başladıktan birkaç yıl sonra benim mecburi askerlik hizmetine gitmem zorunluluğu doğdu. Vietnam savaşı başlamıştı. Görev yerim San Diego’daki donanma üssü olarak belirlendi.

 

yavuz erten – Çalışmanızın başlangıcında askere gideceğinizi biliyor muydunuz ?

 

allen siegel – Bir ihtimaldi ancak kuvvetli bir ihtimal değildi. Doğrusu Vietnam’daki gelişmelerle birlikte, askere gitme zorunluluğu bana hiç iyi gelmedi. Kohut’la birlikte bir ‘kapanış’ yapma olanağımız oldu. Bu zorunlu bitiş üzerine çalışabildik. Ancak gene de San Diego’daki günlerde eksikliğini çok duydum.İki sene sonra geri geldim. Hemen onu aradım ama bulamadım. Chicago’daydım ama o enstitüde değildi. Sonraki yıllarda, tam da benim döndüğüm günlerde onun tetkiklerinin yapıldığını ve Lenfoma tanısı aldığını öğrendim. O, bu tanıyı çok yakınında olan insanlar ve eşi dışında kimseyle paylaşmamıştı. Sonunda ona ulaştım. Çalışmaya tekrar başlamanın iyi bir fikir olmadığını söyledi ve bir başkasını önerdi. Onun bu kararı, o sıralarda bana hiç iyi gelmemişti ancak sonraki yıllarda benim için en doğrusunu yaptığını düşündüm.

 

‘Kendiliğin Çözümlenmesi’nin yayınlandığı zamanlardı. Kitap 1971’in Şubat’ında yayınlandı. Kanser tanısı 1971’in Eylül’ünde konmuş. Kohut Lenfoma tanısından sonra çalışma saatlerini çok kısmıştı. Artık daha az ders veriyordu. Yazıları üzerine çalışmaya daha fazla zaman ayırıyordu.

 

yavuz erten – Bu arada enstitüdeki durum nasıldı ?

 

allen siegel – Tahmin edebileceğiniz gibi. Çatışmalı, kamplaşmış, şiddetli. Ancak yıllar içinde birlikte yaşamayı öğrendik. Artık herkes soruları ve yanıtları karşılıklı biliyor. Bir numara söyleyip, gülen insanlar gibiyiz. Hani böyle bir fıkra vardır ya, herkes fıkraları ezbere bilir. Sadece numaraları söylemek yeterlidir. Herkes güler. Artık karşılıklı olarak numaraları biliyoruz. Chicago Enstitüsü’nde Çoğulculuğu becerdik. Enstitü bölünmedi. Bugün adaylar, Freud, Kohut, Klein, Winnicott, Bion, İlişkisel Psikanaliz, Steve Mitchell dersleri alıyorlar. Ben de eğitim komitesindeyim. Büyük ‘H’li bir Hakikat olmadığının farkındayız.

 

yavuz erten – Aslında bu noktada sormak istediğim bir soru var. Klasik Psikanaliz çevreleri, “İlişkisel Psikanaliz” (Relational Psychoanalysis), “Kişilerarası Psikanaliz” (Interpersonal Psychoanalysis) veya “Öznelerarası yaklaşımı” (Intersubjectivity) analitik olmamakla eleştirirler. Bu yaklaşımlar yıllar içinde kendi özerk enstitülerini kurdular. Hatta IPA’yla rekabete girebilecek üst örgütlenmeler de yarattılar. Bu gelişmeler Kohut-sonrası, yani Kohut’un etkisiyle oluşan şeyler değil mi ? Söyleşimizin başında Kohut’un Kurum üzerindeki etkisi ile ilgili soruyu sorarken aklımda bu olgular vardı.

 

allen siegel – Bunlarda Kohut’un doğrudan bir etkisi olduğu fikrine katılmıyorum. Bu yaklaşımların ve dolayısıyla örgütlerinin ortaya çıkışı tarihsel perspektifte Kohut öncesine uzanır.

 

yavuz erten – Ancak bugünlerde daha geniş bir Kendilik Psikolojisi şemsiyesi var ve İlişkisel Psikanaliz, Öznelerarası Yaklaşım ve diğerleri bu şemsiyenin altında kendilerine yer buluyorlar.

 

allen siegel – Evet, haklısınız. Bu biraz kafa karıştırıcı. Şu anda bu şemsiyenin altında beş alt-ekol var. Kohut’un Klasik Kendilik Psikolojisi – ben buna “Kendiliğin Psikolojisi” (Psychology of Self) diyorum-; Stolorow’un Öznelerarası yaklaşımı; Lichtenberg’ün Güdülenme Sistemleri Kuramı; Bacal’ın İlişkisel-Tedariksel Okulu –şimdilerde bu ekole “Specificity” adı da veriliyor-; ve Shane’lerin Lineer olmayan Sistem Kendilik Psikolojisi. Bu kadar fazla ekol gerçekten kafa karıştırıcı. Benim anladığım ve inandığım Kendilik Psikolojisi, Heinz Kohut’un kuramı. Diğerlerini de dinliyorum, tartışıyorum, anlamaya çalışıyorum.

 

Biraz önce sözünü ettiğiniz IPA-dışı özerk örgütlenmelere gelince…Bu örgütlenmelerin, benim görüşümce iki kökeni var. Birincisi, ABD’de psikiyatristler dışındaki ruh sağlığı çalışanlarının uzun yıllar Amerikan Psikanaliz Birliği’ne ve dolayısıyla IPA’ya kabul edilmemeleri. Bu meslek grupları gayet haklı olarak kendi örgütlerini kurdular. Bugünkü özerk enstitülerin temellerinde bu örgütler var. İkincisi, Harry Stack Sullivan’ın ABD’deki büyük etkisi: Sullivan, psikanaliz Amerika’ya Avrupadaki yapının uzantısı olarak gelmeden kendi psikanalizini kurmuştu. Freudcu psikanaliz ABD’ye geldikten ve kurumlaştıktan sonra, Sullivan bu Kuruma katılmadı. Onun Kişilerarası Psikanaliz’i ayrı bir dal olarak hep varlığını korudu ve Amerikan Psikanaliz’ine İlişkisel bir renk kattı. Kohut-sonrası yıllarda, Kişilerarası Psikanaliz, biraz önce sözünü ettiğim farklı Kendilik Psikolojisi alt-ekolleri ile etkileşimlere girdi, ortak yapılar oluşturdu.

 

Ayrıca ilave etmek isterim ki, bu örgütlerle benim bir derdim yok. Psikanalizin bilgisinin tekele alınamayacağına, alınmaması gerektiğine inanıyorum. Psikanalizin kuram olarak, teknik olarak ve Kurum olarak dar kalıplara sokulmasının, ona ne kadar zarar verdiğini, biz Amerika’da çok çarpıcı şekillerde yaşadık. Böyle yapılar gitgide oksijensiz kalırlar. Güvenlik adına ardarda kısıtlamalar doğar; muhafazakarlık sürekli ihanet avındadır. Bunun sonucunda güvenlik adına canlılık kaybedilir. Öyle görünüyor ki, Kohut’un ortaya çıkışı ile birlikte, psikanaliz içinde canlılığı büyük ölçüde sağlayan bir çeşitlenme doğmuştur. Kurumlar ve kuramlar, çoğulculuğa yaklaşımları ile olgunluk sınavlarından geçerler. Ülkeniz ve ülkenizdeki psikanaliz örgütleri adına en büyük dileğim, canlılık odağı olan gerilimlere tahammül göstererek bir arada yaşama kapasitesini geliştirmeleridir. Bunun dışındaki tüm gelişmeler, tarih defayetle göstermektedir ki, Pirrhus zaferleridir.

 

yavuz erten – Bu söyleşi için size çok teşekkür ederim.

 

allen siegel- Ben teşekkür ederim ve ülkeniz tüm psikanalistlerine, psikanaliz adaylarına ve psikanalize ilgi duyan herkese selamlarımı gönderirirm.